Duyuru

Daraltma
Henüz duyuru yok.

Tarihe Düşülen Notlar...

Daraltma
X
 
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Temizle
yeni gönderiler

  • #76
    İlk olarak emreyavuz61 tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
    tabiki türklüke mustafa kemal atatürkün kurduğu cumhuriyette yaşadığımdan dolayı gururluyum.sadece o hani biz 3 eziklere bizans şeklinde laf atarız ya o anlamda burda bu başlığıda yeni gördüm yazayım dedim sağolun cevaplarınız için...
    Sen de sağol. Takılma böyle şeylere...

    Benden sana tavsiye:

    Mesela Gslilere Kevin Campbell'ı sor!

    Fenerlilere "biz şampiyon olduğumuz yıllarda ikinci kimdi" de!

    Bjklilere takılma boşver onları...

    Tarih ve üstelik soylar çok karışık konular. Şakası bile çoğu sefer kırıcı olabilir. Bence daha naif şeylerle takıl arkadaşlarına...

    İyi muhabbetler
    Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

    Yorum


    • #77
      İlk olarak bigben tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
      Sen de sağol. Takılma böyle şeylere...

      Benden sana tavsiye:

      Mesela Gslilere Kevin Campbell'ı sor!

      Fenerlilere "biz şampiyon olduğumuz yıllarda ikinci kimdi" de!

      Bjklilere takılma boşver onları...

      Tarih ve üstelik soylar çok karışık konular. Şakası bile çoğu sefer kırıcı olabilir. Bence daha naif şeylerle takıl arkadaşlarına...

      İyi muhabbetler
      biz 1.yken ikinci fenerdi tamamda kevin campbell olayını bilmiyorum valla.nedir hatrick felanmı yaptı gsye

      bjklilerede genelde şey diye takılırım 7 sene üst üste 5.sıradan üste çıkamadılar sonra 81-82de son maç es es karşısında haybiye golle bizden şampiyonluğu aldılar neyse konu başlığından fazla sapmadan şu kevin campbell cevabınıda alayım
      '7' ''ŞAMPİYON'' '7'

      Son "Güneş" de çekildiğinde oluşacak karanlığı anladıklarında... Ne kadar geç olduğunun farkına varacaklar...!!

      Yorum


      • #78
        İlk olarak emreyavuz61 tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
        biz 1.yken ikinci fenerdi tamamda kevin campbell olayını bilmiyorum valla.nedir hatrick felanmı yaptı gsye

        bjklilerede genelde şey diye takılırım 7 sene üst üste 5.sıradan üste çıkamadılar sonra 81-82de son maç es es karşısında haybiye golle bizden şampiyonluğu aldılar neyse konu başlığından fazla sapmadan şu kevin campbell cevabınıda alayım
        Kevin, bizim bomba transferimizdi. Gs'yi, Ali Sami Yen'de 5-3 yenmiştik. Kevin 3 gol 2 asist yapmıştı. O Gs, Fatih Terim'in ilk dönemindeki Gs...

        Gerçi bu da tarih olmuş. Başlıktan sapmadık
        Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

        Yorum


        • #79
          İlk olarak bigben tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
          Kevin, bizim bomba transferimizdi. Gs'yi, Ali Sami Yen'de 5-3 yenmiştik. Kevin 3 gol 2 asist yapmıştı. O Gs, Fatih Terim'in ilk dönemindeki Gs...

          Gerçi bu da tarih olmuş. Başlıktan sapmadık
          saol abi verdiğin cevaplar için...
          (yaşın yok ama tecrübeli yorumlar geldiği için illaki büyüksündür da )
          '7' ''ŞAMPİYON'' '7'

          Son "Güneş" de çekildiğinde oluşacak karanlığı anladıklarında... Ne kadar geç olduğunun farkına varacaklar...!!

          Yorum


          • #80
            17 Eylül 1176... Miryakefalon Savaşı ve Zaferi...

            Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Bizans kralı Manuel Komnenos'u yendi.

            Anadolu, TÜRKİYE oldu.
            Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

            Yorum


            • #81
              Manisaspor maçını da düşelim tarihe.

              İlk puanlarını hemde 3 puan olarak Avni Aker'de aldılar.
              Yaşamak Direnmektir!

              Yorum


              • #82
                VELÂYETİN GÖRDÜĞÜ

                Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han:
                -Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz diye çıkışır.
                Orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:
                -Peder ne der, kader ne der.

                Yorum


                • #83
                  Neresi Akıyor?

                  Kırkağaç Kaymakamlık binasının tamir gerektiği bildirilince, merkezden yazı gelmiş.
                  Nelerin aktığını, teker teker bildiriniz.
                  Aynı zamanda meşhur bir hicivci olan kaymakam Eşref, cevap yazmış.
                  - Muslukları hariç, her tarafı akıyor.

                  Yorum


                  • #84
                    Büyük tarihçi Yılmaz ÖZTUNA'dan...

                    İlk gerçek gazete Tercemân-ı Ahvâl

                    BİRÇOK YAZARA ÜN KAZANDIRDI

                    Âgâh Efendi’nin yayıncı, Şinâs Efendi’nin başyazar olduğu Tercemân-ı Ahvâl’in pek çok içeriği bugünkü gazeteler için de ilk örnek oldu. Nâmık Kemal ve bütün bir yazar kuşağı burada ün kazanmışlardı.

                    RESMİ GAZETENİN BAŞLANGICI

                    Sultan Mahmûd’un büyük önem verdiği Takvîm-i Vekaayî’nin ilk nüshası 1 Kasım 1831’de çıktı. 1922’ye kadar bu isimle yayınlandı. Bu tarihte adı, önce Resmî ceride, sonra Resmî Gazete oldu.

                    Türkçe’de gazete için uzun müddet Arapça asıllı cerîde kelimesi kullanılmıştır. Gazete, belki Fransızca yolu ile İtalyanca asıllıdır. (Fransızca’da gazette, İtalyanca gazetta’dan gelir, fakat bildiğimiz gazete için journal kullanılır ki, Fransızca’da başka anlamları da vardır).
                    İlk gazeteler Avrupa’da 17. asırda tek tük görülmeye başladı. 18.’de önemli çapta gelişti. Bu asır sonlarında gündelik hayatın vazgeçilemez bir medeniyet unsuru hâline geldi. Daima günlük değildi. Haftada bir, iki defa veya belirsiz aralıklarla çıkanları vardı.

                    1796-98’de genç Fransa Cumhuriyeti’nin İstanbul Büyükelçiliği, bir Fransızca gazete yayınladı. İzmir’de de Le Spectataur Oriental yayınlanıyordu. Ama Türkiye’de Türk gazeteciliği, büyük reformcu hükümdarımız İkinci Sultan Mahmûd’un girişimi ile başlar. 1830’da padişah, devletin çıkarlarını Avrupa’ya karşı savunmak için İstanbul’da Blak Bey’e Fransızca Le Moniteur Ottoman gazetesini yayınlatmaya başladı. Sultan Mahmûd’un büyük önem verdiği Takvîm-i Vekaayî‘nin ise ilk nüshası 1 Kasım 1831’de çıktı. 1922’ye kadar bu isimle yayınlandı. Bu tarihte adı, önce Resmî ceride, sonra Resmî Gazete oldu, hâlâ bu isimle çıkıyor. Sultan Mahmud, gazetenin başına sonradan kazasker ve ilk eğitim bakanımız plan Es’ad Efendi’yi getirdi ki, değerli eserleri vardır. Devlet matbaası (basımevi) bu zâtın emrine verildi. Modern Türkiye’nin kurucusu olan Sultan Mahmûd, halkın anlamadığı ağdalı ifade kullandığı için Es’ad Efendi’yi uyardı.

                    GERÇEK GAZETE VE DERGİLER

                    Bu resmî gazete, bugünki gibi değildi. Dünya politikasına dair haberler de veriyordu. Bu resmi (Fr. officiel) gazeteyi, devletin bir nîm-resmî (yarı resmi, Fr.officieu) gazetesi izledi: Cerîde-i Havadis. 1840’tan -1860’a kadar çıktı. İçeriğine, büyük bir bilgin olan maârif nazırı (eğitim bakanı) Münîf Efendi (paşa) hâkimdi.

                    İlk tamamen özel gazete ise Tercemân-ı Ahvâl‘dir. 22 Eylül 1860’da başladı. 1866’ya kadar devam etti. Çapanoğlu Âgâh Efendi nâşir (yayıncı), Şinâsî Efendi sermuharrir (başyazar) idi. Gerçek gazeteciliğimiz bu gazete ile başlamış sayılıyor. Hükümeti eleştirmeye kadar bugünki gazetelerdeki pek çok içerik Tercemân-ı Ahvâl ile başlar. Nâmık Kemal ve bütün bir yazar kuşağı burada ün kazandılar. 1861’de Şinâsî, bu gazeteden ayrılıp Tasvir-i Efkâr‘ı çıkarmaya başladı.

                    İlk dergimiz ise 1850’de çıkmaya başlayan Vekaayî-i Tıbbiyye’dir, fakat meslek (hekimlik) dergisidir. Genel konularda yayın yapan ilk dergi Münif Paşa’nın 1661’de yayınlamaya başladığı Mecmu’ai Fünun‘dur. Türk mecmua yayınının bununla başladığı kabul ediliyor.

                    1660’a doğru İstanbul’da ayrıca devletin yarı resmî Journal de Constaniople’u İngilizce Levant Herald, Fransızca Courier d’Orient, Rumca Bizantis, Bulgarca Bulgaria ayrıca Ermenice 4 ayrı gazete yayınlanıyordu. İzmir, Kahire, İskenderiye, Beyrut, Selânik gibi şehirlerimiz, İstanbul’u izliyerek gazeteler yayınlamaya başladılar. Sultan Abdulmecid dönemi (1839-1861) bu suretle kapandı.

                    DAĞITIM KOLAYLAŞINCA...

                    Türk basınının gelişmesi asıl Sultan Abdülaziz dönemindedir(1861-1876). 19. asır basınımız henüz bütünüyle incelenmiş değildir. Çok acayip gazeteler çıkmıştır. Meselâ 1660’da İstanbul’da yayınlanan Mecmu’a-i Havadis ve Münadi-i Erciyas, Ermeni harfleri ile Türkçe, Anadolu ise Rum (Grek) harfleri ile Türkçe’dir.

                    O zamana kadar muntazam olmayan posta sorununu Sultan Mahmud, 1834’te bugünki PTT’yi kurarak devlet sorumluluğuna aldı. Gazete dağıtımı çok kolaylaştı. 1834’te ilk posta yolunun açılışına Sultan Mahmud o derecede önem verdi ki, ilk posta arabasını karşılamak için bizzat İzmit’e kadar gitti. 1855te telgraf ve bunun da öncesinde demiryolları bağlayınca, gazetecilik çok faydalandı. Sultan Mahmûd’un Anadolu ve Rumeli’nin her tarafına posta örgütünün yayılması için yayınladığı hatt-ı hümâyûn, inkılaplarımızın ne derecede radikal yöntemlerle yapıldığını gösterir.

                    SULTAN ABDÜLHAMİD DÖNEMİ

                    1876’da tahta oturan İkinci Abdülhamîd, 1878’de yönetimi şahsen üzerine almaya mecbur oldu. 1908’e kadar devam ettirdi. İ909’da tahttan indirildi ki imparatorluğun dağılmasının gerçek bir sinyalidir.
                    Bu dönemde -ki muhaliflerce Devr-i İstibdâd diye anılır- basın, beskı san’at ve sanayii, kitap yayını çok gelişti, Avrupa baskı düzeyine ulaştı. Ancak gittikçe ağırlaşan sansür basını kötü etkiledi. Muhalif gazeteler Paris, Kahire gibi yerlerde basılarak gizlice dagıtılıyordu. Bu gazetelerin eksiksiz koleksiyonu hiç bir kitaplığımızda yoktur.
                    Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                    Yorum


                    • #85
                      Murat Bardakçı'nın Savarona'ya dair yazısı

                      Savarona'daki 25 kilo esrar - 01 Ekim 2010 Cuma

                      Atatürk'ün Savarona'yı ne kadar kullandığını bilir misiniz? 54 gün!

                      Atatürk'ün Savarona'da kaldığı günler iki ay bile değil, sadece 54 günden ibarettir. Zamanın
                      hükümetinin o zaman için devâsı olmayan bir hastalığa yakalanan devlet başkanına moral vermesi ve memleketin bu büyük evlâdına bir cemile olması için satın aldığı Savarona, bu 54 gün sayesinde "Atatürk'ün yatı" olarak anılagelmiştir.

                      Savarona'dan önce, devletin bir başka resmî yatı vardı: Ertuğrul...
                      Ama, Sultan Reşad zamanından kalmıştı, neredeyse hurdaya dönmüştü, güç belâ çalıştırılıyor ve uzun yola gitmesini bırakın, Boğaz'da kısa bir gezinti bile yapılsa, bıraktığı istim yolcuların üstünü başını simsiyah ediyordu. Hattâ, Atatürk'ün Türkiye'ye gelen İngiliz Kralı Edward ile çıktığı Boğaz gezisinin daha ilk dakikalarında Kral'ın bembeyaz pantalonunun renk değiştirmesi yeni bir "devlet yatı" arayışı başlatmıştı.

                      Savarona, Atatürk'ün vefatından sonra, kelimenin tam mânâsı ile bir dert oldu, ne yapılacağına bir türlü karar verilemedi! O 54 günün hâtırasına "Atatürk'ün yatı" diye biliniyor ve başka memleketlerden gelen satış talepleri ısrarla reddediliyordu ama ne şekilde kullanılacağı konusunda kimsenin bir fikri yoktu.

                      İsmet Paşa döneminde ara-sıra kullanıldığı oldu, sonra Deniz Harp Okulu'nun "okul gemisi" yapıldı ama asıl gereken karar Demokrat Parti'nin iktidar senelerinde alındı ve Savarona, "devlet yatı" olarak kullanıldı.

                      BAYAR'IN GEZİLERİ

                      Zamanın cumhurbaşkanı Celâl Bayar birçok yurtdışı gezisini, Savarona ile yaptı. 1952'de Yunanistan'a, 1954'te Yugoslavya'ya, ertesi sene Bahreyn'e, Irak'ın Basra Limanı'na, Lübnan'a ve Pakistan'a bu yatla gitti. Türkiye'ye gelen yabancı devlet başkanları da Savarona'da ağırlanıyor, 50'li senelerde bile dünyanın en büyük yatı olan teknenin ihtişamı, misafirleri hayran bırakıyordu.
                      Savarona'nın unutulmaya başlanması, 1960'lardan sonradır...

                      Tekne yine Deniz Kuvvetleri'ne tahsisli idi ve bazen "okul gemisi" olarak başka memleketlere yine gidiyordu ama epey masraf gerektiriyordu ve tahsisat olmadığı için harap olmaya başlamıştı...
                      Savarona'nın ismi etrafındaki ilk skandal, 1969 Mart'ında, Fransa'da yaşandı. Yatta görevli bir astsubayın İstanbul'dan getirdiği 25 kilo esrarı Savarona'nın Marsilya'ya demirlemesinden sonra Almanya'ya taşıdığı iddia edildi. Astsubayı Almanya'da tevkif ettiler, Fransızlar Savarona'da uzun süren bir tahkikat yaptılar ve "Atatürk'ün yatı"nın ismi, ilk defa bu hadise ile kirletildi!

                      Yat, bu rezaletten tam on sene sonra, 1979 Ekim'inde Heybeliada'da demirli iken şaibeli bir şekilde yanıverdi. Ortaya dünya kadar iddia atıldı, yangının Atatürk'ün şahsî eşyaları ile teknenin bazı aksesuvarlarının çalındığını örtbas etmek için çıkartıldığı bile söylendi, Savarona'da görevli olan bazı subaylar ile erler tutuklandılar ama delil bulunamadığı için birkaç gün içerisinde serbest bırakıldılar.
                      Nihayet 1989'a gelindi ve Savarona, Kahraman Sadıkoğlu ile Mitsui ve Kujima isimli Japon şirketlerinden meydana gelen konsorsiyuma 49 yıllığına kiraya verildi. Gemi baştan aşağı elden geçti, motorlarından kamaralarına, hatta bacasına kadar her tarafı yenilendi ve tekrar eski şaşaalı günlerine döndü.

                      DEVLET YATI OLMALI

                      Tamir günlerinde Savarona'dan 4.5 ton fare çıktığını işitmişsinizdir ama temizlik ameliyesinin nasıl yapıldığı pek bilinmez, anlatayım: Turgut Özal'ın o zamanki Amerikan Başkanı "baba" Bush'tan ricası üzerine gelen bir Amerikan askerî haşere ekibi gemiyi tamamen sarıp sarmaladı ve fareleri zehirli gazla öldürdüler.

                      Maliye Bakanlığı'nın son rezalet üzerine Savarona'ya elkoyup koymaması gerektiği ayrı bir meseledir ama bu zarif yatın sadece 54 gün uğruna "müze" yapılması, bence gereksiz bir lükstür.
                      Lükstür, zira Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı ile başbakanının resmî uçakları vardır ama devletin resmî bir yatı hâlâ yoktur ve hem Atatürk'ün hatırasını yaşatacak, hem de devletin şaşaasını gösterecek bir "devlet yatı" olarak Savarona'dan daha mükemmelini bulamayız.
                      Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                      Yorum


                      • #86
                        Yılmaz Öztuna'dan "Peçevi" yazısı - 2 Ekim 2010

                        Hem akıncı hem tarihçi PEÇEVÎ

                        Peçevî İbrahim Efendi, en büyük tarihçilerimizdendir. İsminin İbrahim olduğu zikredilmez, “Peçevî” diye anılır ki Peç şehrinde doğduğu ve mâlikânesi bu beldede bulunduğu içindir.

                        Peç, Macaristan’ın güney-batısındadır. 50 kilometre doğusunda Tuna akar. Mohaç’a çok yakındır. İkisi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le birlikte resmî ziyarette, biri özel üç defa Macaristan’a gittim. Yalnız birinde Peç’e uğradım. Bu şehrin, Türk tarih edebiyatının en büyük şahsiyetlerinden birini yetiştirdiğini Macarlar biliyorlardı. Macaristan Cumhurbaşkanı da, Sayın Demirel’le birlikte Peçevî’yi saygıyla andı.

                        Osmanlı’nın 160 yıl yönettiği Macaristan, imparatorluk protokolünde, Mısır’dan sonra 2. eyaletimizdi (Rumeli 3., Anadolu 4.). Akıncı bir aileden geliyorum, soyadımdan bellidir. Onun için o coğrafya çok ilgimi çekmiştir. Her bucağında atalarımın kanı bulunduğunu biliyorum.

                        Peç’li İbrahim, bir serhad adamıdır. Rumeli, Balkanlar gibi Anadolu’yu da bilmektedir. İstanbul’u çok iyi tanımış, Arap ülkelerini de görmüş, 17. yüzyıl cihan imparatorluğumuzun Afrika dışındaki coğrafyasında yaşamıştır. Büyük Osmanlı aristokrasisine mensuptur. Serhadlerde akıncı subayı olarak yetişmiş, ilerlemiş, sonra mülkî görevlere de geçmiştir. Babaannesi, ünlü sadrâzam Dâmâd Sokullu Mehmed Paşa’nın kızıdır ki Câfer Bey’le evlenmiştir. Câfer Bey, sipahi (süvari) albayı idi, Peç şehrine yerleşti, 45 yıl burada yaşadı ve tarihçimiz Peçevî 14 yaşında iken 1588’de öldü. Câfer Bey’in babası Kara Dâvûd Ağa, Fâtih Sultan Mehmed’in silâhdârıdır. Câfer Bey’in 8 oğlu da sipahi subayları olup birisi Peçevî’nin babasıdır ve Kaanûnî’nin Irâkayn ve Avrupa seferlerine katılmıştır. 1543’te Kaanûnî, Peç şehrini fethedince aile buraya yerleşti.

                        1574’te doğan Peçevî, 14 yaşında babası ölünce, dayısı Ferhâd Paşa’nın yanına gitti. Akıncı (komando) subayı oldu. Ailede herkes askerdi. Ferhâd Paşa ölünce, diğer dayısı Sadrâzam Sokollu-zâde Lala Mehmed Paşa’nın yanına gitti. 15 yıl boyunca, Mehmed Paşa’nın sadrâzamken ölümüne kadar onun yâverliğini yaptı.

                        ESTERGON’UN FETHİNE KATILDI

                        Peçevî İbrahim, 1592’den 1606 Sitvatorok Anlaşması’na kadar büyük Osmanlı-Almanya savaşının bütün safhalarına, dayısı Lala Mehmed Paşa’nın yanı başında, onun yâveri olarak katıldı. Lala Mehmed Paşa, Sokullu Mehmed Paşa’nın amcasının oğlu, çok değerli bir askerdi. Lala Paşa, kızkardeşinin 21 yaşındaki oğlu Peçevî İbrahim’le beraber, gözyaşları içinde 2 Eylül 1595 günü Estergon kalesini Prens Manfred’in komutasında 50.000 piyade 20.000 süvariden oluşan Almanya imparatorluk ordusuna teslim edip çıkmak zorunda kaldı. Zira kalede 32 gün kuşatma altındaki askerimiz, susuzluktan çıldırmaya başlamıştı.

                        Estergon’da 10 yıl, 1 ay, 1 gün sürecek Alman işgali başladı. Bu müddet zarfında Lala Paşa, yeğeni Peçevî’nin bize anlattığına göre, her gün Estergon’u sayıkladı.

                        Allah muîn oldu. 10 yıl Estergon’un geri alınması müzakerelerinin kendisine nasîb olması için yakaran tarihçimiz Peçevî’nin duâsını kabûl etti. Sadrâzam Lala Paşa, 29 Ağustos 1605 uğurlu günü, yel götürmez ordusu ile Estergon kalesi önüne geldi. Peçevî, müzakerelere memur edildi. Zindanlara koşup 47 Türk esirini bizzat zincirlerinden kurtarıp duâlarını aldı. Tarihçimiz, hayatının geri kalan kısmını, bu duâların berekâtıyle geçirdiğini yazıyor. Derhal atına atladı. Koynunda sadrâzam dayısının fetih-nâmesi, İstanbul’a erişti.

                        Cihan Padişâhı Sultan Ahmed, 16 yaşında, çok ciddi, gazablı bir genç adamdı. Şehzâdeler Odası’nda basit bir taht üzerinde oturmuştu. Tozlu elbiseyle huzuruna giren akıncı subayına sert bir nazar atfetti. Yüzünde tek çizgi oynamıyordu. Peçevî, yaklaşıp tahtın saçağını öper öpmez, heyecanından, padişahın konuşma iznini beklemeden müjdeyi söyledi. Sultan Ahmed’in yüz hatları oynadı, çözüldü, yumuşadı, elâ gözleri ıslandı. Peçevî’ye “dayına söyle, dedi; kendisinden daha çok hizmetler umarım”. Tarihçimiz huzûr-i hümâyûn’dan çıkınca, mâbeynciler, tozlu üniformasının üzerine bir hıl’at giydirdiler ki, o çağlarda nişan vermek yerine geçiyordu.

                        ORGENERAL RÜTBESİ ALDI

                        Peçevî bundan sonra mülkî hizmetlerde bir ara beylerbeyi (orgeneral) rütbesi ve paşa unvanıyle Urfa-Rakka eyalet valisi oldu. Beylerbeyi vekili olarak Şam (Suriye) eyaletini yönetti. Daha çok eyalet defterdarlıklarında bulundu. Maliyeden de anlıyordu. Arapça, Farsça, Macarca biliyordu. Bazı Balkan dillerine de âşinâ idi. Latin harflerini okuyabiliyordu. Asker olduğu kadar san’at dehâsı ile de ünlü Kırım hanı İkinci Gazi Giray, 1603-4 kışını tarihçimizin Peç’teki mâlikânesinde geçirmişti. Peçevî ondan tâlîk yazıyı ve kamış kalem açmak hünerini (kalemtıraşlık) öğrendiğini yazıyor.

                        Peçevî, 17. asrın büyük askerlerinden vezir Gazi İskender Paşa’nın damadı ve Ramazan Çavuş’un kayınpederidir. Tiryâki Hasan Paşa yetiştirmesi İskender Paşa, Peçevî’nin hemşehrisi idi. İki defa Polonya ordularını meydan muharebelerinde imha etmesiyle ünlüdür.

                        Bir büyük tarihçi, işte bu derecede yüklü görgüyle, ülkeler görerek, diller öğrenerek, padişah dahil her çeşit insanla konuşarak yetişmiştir. Bugün Peçevî İbrahim Efendi, tarihi ile tanınıyor. Akıncı (komando) albayı, eyalet beylerbeyisi olduğu, Dördüncü Murâd’ın yanında 1634 Revân seferine katıldığı, 1635’te Tameşvar defterdarlığından Bosna defterdarlığına getirildiğini, Atina’nın karşısındaki Ağrıboz adasını teftiş ettiği, 1622’de İkinci Osman’ın şehîd edildiği ihtilâlde İstanbul’da bulunduğu bugün unutulmuştur. 1632-35’te Macaristan’da İstolni-Belgrad sancak (il) mütesellimi (vali vekili) iken emekliliğini istedi. 1641’de Budin’e (Budapeşte) yerleşti. Buradaki konağında 9 yıl sonra 1650’de 76 yaşında öldü.
                        Tek eseri Târih-i Peçevî‘dir. Şâheseri demek daha doğru. Başka şeyler yazdı ise, bugün bilinmiyor. 1. cilt 1520-1574 ve 2. cilt 1574-1640 yıllarını içine alır. Kaanûnî’nin tahta geçmesinden Dördüncü Murâd’ın ölümüne kadar 120 yıllık Osmanlı tarihidir. 1642’de bitirip dostu olan o sırada Budin (Macaristan) beylerbeyi, sonradan sadrâzam Mûsâ Paşa’ya sundu. Serhad hayatını, çok zengin, fevkalâde renkli şahsî gözlemleriyle en iyi anlatan tarihçimizdir. Verdiği bazı bilgiler tamamen orijinaldir, başka kaynaklarda yoktur. Çok güzel, akıncı, kunt, sade bir 16. asır Türkçe’si ile kaleme alınmıştır. Ailesi ve şahsî tecrübesiyle çok iyi bildiği cihan devleti mekanizmasını başarıyla kaleme almıştır. Okurken, büyük bir yazarla karşı karşıya bulunduğunuzu hemen anlarsınız. Doğrusu Osmanlı’nın 120 yıllık şevket dönemi, Peçevî’siz kaleme alınamaz. Ben de öyle yaptım.
                        En son Oğuz ZEYTİN tarafından düzenlendi; 03.10.2010, 01:15.
                        Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                        Yorum


                        • #87
                          Avni Özgürel'den "Tepedelenli Ali Paşa" - 3 Ekim 2010

                          Balkanların acımasız hâkimi ve aşkı

                          Yunanistan krizde, kaynak arayışında.. Atina parasızlık içinde kıvranırken bir umut doğdu: Tepedelenli hazinesi.. 18. yüzyılda bölgeyi Osmanlı idaresinden çıkarıp bağımsız sultanlığa dönüştürmeye kalktığı için idam edilen Tepedelenli Ali Paşa’nın sakladığı hazinenin Trikala kentinde Agi Theodori-Theopetra bölgesinde gömülü olduğuna inanan Avusturyalı bir grup kazıya başladı.. Genç sevgilisi Vasiliki’ye düğün hediyesi olarak şimdi Topkapı Sarayı müzesinde bulunan Kaşıkçı Elması’nı takacak zenginlikte olduğu bilinen Paşa’nın hazinesinin trilyonlar kıymetinde olduğu sanılıyor.

                          Kayseri’den Balkanlar’a göç etmiş bir ailenin çocuğuydu Tepedelenli Ali Paşa. Gençliği çete savaşları ve baskınlar arasında geçti. 1775’te hayatını değiştiren bir olay yaşadı. Gardiki Köyü’nde annesi birkaç erkeğin tecavüzüne uğradı ve öldürüldü. Kız kardeşiyle birlikte annesinin cesedi başında intikam yemini eden Paşa, bu olaydan sonra alabildiğine kıyıcı, geçtiği her yerde kan izi bırakan bir insana dönüştü. Hedef aldığı ilk insan emrinde olduğu Kaplan Paşa’ydı. Kızıyla evlenmesine karşılık Paşa’ya işkence etmeden öldürme sözü verdiği ve taahüdünü yerine getirdiği söylenir. Acımasızlığı ve gözü karalığı sayesinde, Balkanlar’daki asayişsizlikten şikâyetçi İstanbul tarafından önce Delvine Mutasarrıflığı’na, ardından Yanya Mutasarrıflığı’na getirildi. Avusturya cephesindeki savaşlara katıldı, ancak esas ününü Osmanlı tarihinde isyanı en zor bastırılan aile sayılabilecek Pazvantoğlu ayaklanmasının bastırılmasında yaptı.

                          İmparatorluğun zaaf içinde olmasından istifade ederek kısa zamanda Balkanların fiili hâkimi olmuştu Osman Pazvantoğlu. Sancak beyleri, hatta vezirlere emir verdiği söyleniyor, Vidin, Niğbolu bölgesinde arazileri olan vezirlerin onun sözünden çıkmadığı konuşuluyordu. Neticede ip bir yerde koptu ve şeyhülislamdan ‘ “Pazvantoğlu’nun katli vaciptir” fetvasını alan İstanbul harekete geçti. Bu noktada sahneye Tepedelenli Ali Paşa olanca kıyıcılığıyla sahneye çıktı.

                          Dindar bir adam olan Tepedelenli hayatının aşkıyla karşılaşana kadar kadınlara karşı da acımasızdı.. Öfkesinin kurbanlarından biri oğlu Muhtar Paşa’nın sevgilisi Kira Frosini oldu. Muhtar Paşa’nın karısı Paşo Hanım eşinin verdiği kıymetli hediyeleri Frosini’nin bir kuyumcuyla anlaşarak el altından gizlice sattırdığını öğrenince durumu kayınpederi Tepedelenli’ye anlattı. Gelinine intikamını alacağı sözünü veren Paşa, aralarında Frosini’nin de bulunduğu şehirde adı kötüye çıkmış ne kadar kadın varsa bir gece toplatıp hepsini çuvala koydurdu ve ayaklarına taş bağlatıp göle attırdı. Bu hadise sırasında kendisini itidalli davranması için uyaran karısı Ümmü Gülsüm’ün de ölümüne sebep oldu Ali Paşa. Uyarılmaya öfkelenen Paşa, piştovunu eline aldı ve gelişigüzel boşalttı. Korkudan bayılan genç kadın odasına kapandı, ertesi gün kendisinden özür dilemek için gelen Ali Paşa’ya kapıyı açmayıp onun kilitleri kırdığını görünce öldürmek için geldiği sanısına kapıldı ve korku yüzünden oracıkta can verdi.
                          Daha sonra oğlunun Frosina’ya verdiği hediyeleri piyasaya süren kuyumcunun peşine düştü Tepedelenli. Adamın evini bastı. Kuyumcunun ailesiyle birlikte öldürülmesini emretmiş, hatta onu bizzat öldürmek için kendisi de avluya girmişti Paşa ama hayatının aşkı orada karşısına çıktı.. Kuyumcunun kızı Vasiliki kendisini Ali Paşa’nın ayaklarına atarak annesiyle birlikte kardeşlerinin ve kendisinin canlarının bağışlanmasını istedi. Öylesine güzel bir genç kızdı ki ayaklarının dibinde yatan, Ali Paşa’nın iradesi sarsıldı, emrini iptal etti. Vasiliki’yi sarayına götürdü.

                          Paşa’nın izniyle dinini korudu genç kız. Onu kaybetmek korkusuyla Vasiliki’ye nikâh kıydı Paşa. Pigot isimli bir Fransız subayının Hindistan’ın Madaras Mihracesi’nden aldığı ve ünlü Kazanova’ya sattığı, ondan Napolyon’un annesinin aldığı, ancak oğlunun Elbe’ye sürüldüğü dönemde onu kurtarmak için müzayedeyle sattığı 85 kıratlık Kaşıkçı Elması düğün hediyesi olarak Vasiliki’nin boynundaydı.
                          Yanya şehrinin tarihinde görülmemiş şenliklerle kutlanan emsalsiz bir düğündü yapılan. Vasiliki her an yanı başındaydı Ali Paşa’nın. Yaşlı vezir Yanya Gölü’nde onunla birlikte sandal gezilerine çıkıyor, başını onun dizlerine dayayıp şarkılar söylüyordu.

                          Tepedelenli’nin gücünü kırmak için fırsat kollayan İstanbul’un onun bu zaafını dikkatle izlediğine şüphe yok. Halet Efendi’nin teşvikiyle Sultan Mahmut, Tepedelenli’nin ortadan kaldırılması emrini verdi, Çerkez Hurşit Paşa’yı bu tehlikeli adamı ortadan kaldırmakla görevlendirdi. Önce halk arasında Paşa’nın genç karısının etkisiyle din değiştirdiği dedikodusu yayıldı, ardından Tepedelenli görüşme bahanesiyle Yanya Gölü’nün ortasındaki bir adada bulunan Pandaleymon Manastırı’na davet edildi. Osmanlı serdarının davetine gitmemek isyandı. Ancak gitmenin ne sonuçlar doğurabileceğinin de farkındaydı Ali Paşa. Uzun uzun düşündükten sonra Vasiliki’yi de yanına alarak sandala bindi. Artık gözünde Vasiliki dışında hiçbir şeyin değeri olmadığını düşünüyordu. Hayatının bağışlanmasına karşılık karısıyla birlikte bir çiftliğe yerleşme teklifiyle çıktı Hurşit Paşa’nın karşısına.

                          Ama İstanbul onun her durumda öldürülmesi emrini vermişti ve Hurşit Paşa’nın bu karar üzerine pazarlık yapma yetkisi yoktu. Manastırın odalarında ölüm dirim mücadelesi başladı. Tepedelenli yaralandı. O anda yanındakilere son emrini verdi: Vasiliki’yi vurun, ellerine sağ geçmesin. Ancak adamları Paşa ölünce derhal teslim oldu. Hurşit Paşa, Vasiliki’yi Tepedelenli’nin hazinesini ortaya çıkarmak için günlerce sorguladı. Ama Vasiliki hazinenin yerini bilmiyordu. Hurşit Paşa, Vasiliki ve kasada muhafaza ettiği kıymetli taşlarla İstanbul’a geldi. Kaşıkçı Elması bu sayede hazineye intikal etti. Önce 75 kuruş maaşla Bursa’da mecburi ikamete tabi tutuldu Vasiliki, sonra affedilerek İstanbul’a gelmesine ve Fener’de yerleşmesine izin verildi. Hayatının son yıllarını doğduğu topraklarda geçirdi Vasiliki. Bir rivayete göre Tırhala’ya yerleşti ve alkolle haşır neşir bir halde yaşadı; bir başka rivayete göre bir İtalyan asilzadesiyle evlenip yeni kocasıyla birlikte hayatını Tepedelenli’nin hazinelerini aramakla geçirdi.
                          Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                          Yorum


                          • #88
                            Vahdettin Engin'in Pazarlık isimli kitabını okudum geçenlerde. Kitapta İsrail hükümetinin kurulması için verilen muhteşem çabayı anlatmış. Ve de yanlış bilinen bazı noktaları belgeleriyle ortaya koymuşlar. Neyse bir kaç kısa not düşelim..

                            Siyonizmin lideri T.Herlz'in Yahudi Devleti kurma çabalarını az çok hepimiz biliriz. Bununla beraber bazı Avrupa devletleri Yahudileri ülkelerinden çıkarınca direk zaten Osmanlı Devletine sığınmışlar. Vicdanlıyız ya biz. Tabi fırsat bu fırsat, bunlar için Filistinde kalmak için bir yer istiyorlar Siyonist önde gelenleri. Abdülhamit ise Filistin hariç bütün Osmanlı topraklarında ikamet edebilecekleri yer verebileceğini söylemiş. Toprak vermek değil yanlış anlamayın. Sadece oralarda yaşamak için.

                            Filistin'de evelden yaşayan yahudiler varmış zaten. Osmanlı nüfüsuna kayıtlı kişilermiş. Bunların üstüne Avrupadan direk Filistine kaçak yollarla yerleşmeler başlamış. Yahudiler zengin olduklarından Filistinde toprak almaya başlamışlar. Topraklara iyi fiyat verdikleri için Filistinliler para için satmaya başlamış toprakları. Hatta Filistindeki idari yönetim, muhtarlar falan halkın elinden kendileri toprak alıp Yahudilere satar olmuş. Ondan sonra hep buralara binalar inşa edip yerleşmeye başlamışlar. İdari yönetim bu kaçak Yahudileri bir şekilde sanki evelden beri burada yaşıyormuş gibi göstermişler. Osmanlı nüfusuna sokmuşlar.

                            Neyse bakmışlar bu işler iyi gidiyor zaten adamlar zengin banka bile kurmuşlar. Buralara para aktarmışlar hep. Muhtarlara, o zamanki polislere falan hep rüşvet vermişler. Köyler kurulmaya başlamış Filistinde. Yahudi köyleri.

                            Abdülhamit'e tabi bilgiler geliyor kaçak Yahudilerin yerleştiği bilgisi. Bununla ilgili bir sürü kanun çıkarmasına rağmen önüne geçememiş. Kendi bile toprak almış oralardan Yahudiler almasın diye.
                            Mario Alberto Kempes - El Matador

                            Yorum


                            • #89
                              İlk olarak Oğuz ZEYTİN tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
                              Örnek 4:

                              1896 ve 1902 yılları arası beş kere İstanbul'a gelen Yahudi lideri Dr. Teodor Herzl, II. Abdülhamid'den Filistin'de bir toprak parçası ister.

                              Sultan, doktora iletmesi için Newlinski adlı elçiye:

                              " Ben bir karış toprağı dahi olsa satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorşuğu kanlarını dökerek kazanmışlar ve yine kanlarıyla mahsuldurlar. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. TÜRK imparatorluğu bana ait değildir, yüce TÜRK milletinindir. Ben, onun hiçbir parçasını vermem."
                              İlk olarak Gökhan KAN tarafından gönderildi Gönderiyi görüntüle
                              Vahdettin Engin'in Pazarlık isimli kitabını okudum geçenlerde. Kitapta İsrail hükümetinin kurulması için verilen muhteşem çabayı anlatmış. Ve de yanlış bilinen bazı noktaları belgeleriyle ortaya koymuşlar. Neyse bir kaç kısa not düşelim..

                              Siyonizmin lideri T.Herlz'in Yahudi Devleti kurma çabalarını az çok hepimiz biliriz. Bununla beraber bazı Avrupa devletleri Yahudileri ülkelerinden çıkarınca direk zaten Osmanlı Devletine sığınmışlar. Vicdanlıyız ya biz. Tabi fırsat bu fırsat, bunlar için Filistinde kalmak için bir yer istiyorlar Siyonist önde gelenleri. Abdülhamit ise Filistin hariç bütün Osmanlı topraklarında ikamet edebilecekleri yer verebileceğini söylemiş. Toprak vermek değil yanlış anlamayın. Sadece oralarda yaşamak için.

                              Filistin'de evelden yaşayan yahudiler varmış zaten. Osmanlı nüfüsuna kayıtlı kişilermiş. Bunların üstüne Avrupadan direk Filistine kaçak yollarla yerleşmeler başlamış. Yahudiler zengin olduklarından Filistinde toprak almaya başlamışlar. Topraklara iyi fiyat verdikleri için Filistinliler para için satmaya başlamış toprakları. Hatta Filistindeki idari yönetim, muhtarlar falan halkın elinden kendileri toprak alıp Yahudilere satar olmuş. Ondan sonra hep buralara binalar inşa edip yerleşmeye başlamışlar. İdari yönetim bu kaçak Yahudileri bir şekilde sanki evelden beri burada yaşıyormuş gibi göstermişler. Osmanlı nüfusuna sokmuşlar.

                              Neyse bakmışlar bu işler iyi gidiyor zaten adamlar zengin banka bile kurmuşlar. Buralara para aktarmışlar hep. Muhtarlara, o zamanki polislere falan hep rüşvet vermişler. Köyler kurulmaya başlamış Filistinde. Yahudi köyleri.

                              Abdülhamit'e tabi bilgiler geliyor kaçak Yahudilerin yerleştiği bilgisi. Bununla ilgili bir sürü kanun çıkarmasına rağmen önüne geçememiş. Kendi bile toprak almış oralardan Yahudiler almasın diye.
                              Ek olarak:

                              Gök Sultan'ın en dikkat çeken özelliklerinden biri, kurduğu haber alma servisi. Bunun sayesinde Avrupa ve uzak Osmanlı coğrafyasından gizli yollardan bilgi edinebilmesiydi.

                              Böylece, bugün dünyada adına "diplomasi" denen ülkelerarası denge politikalarının altyapısını kurmuştu.
                              Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                              Yorum


                              • #90
                                Yılmaz ÖZTUNA'dan

                                09 Ekim 2010 Cumartesi

                                Padişahlar yerli kumaş giyerdi

                                Osmanoğullarının hanedan rengi kırmızı’dır. Daha doğrusu, Selçukoğullarının ve Gök Tanrı dinindeki Türk hanedanlarının da rengi kırmızıdır ki, Mete’den kut alarak indiklerini gösterir. Oradan bayrağımızın rengi olmuştur. Ama padişah, tercihen beyaz kumaştan elbise giyerdi. Nitekim 17. asırda Fransız gezgini ThÈvenot (Tevno) bu hususu dikkatle belirtir (p.165: Le Grand Seigneur estoit vêtu de blanc, comme il l’est presque toujours).

                                Osmanlı padişahı yerli kumaş giyer ve kullanırdı. Yabancı tekstil sanayi ve san’atının artık bizi iyice etkilediği son dönemde bile Sultân Abdülazîz (1861-76), ithal malı kumaş ve ayakkabı kullanan paşalarına karşı küçümsemesini açıklamış, kendisi daima yerli kumaş giymiştir. Öldürüldüğü zaman üzerinden çıkartılan kanlı çamaşırların Rize bezi olduğu görülmüştür, şimdi Topkapı Sarayı’ndadır. Padişahın kullandığı havlu, peştamal, hamam takımları Selânik ve Karaferye şehirlerimizde dokunurdu. Çamaşırlık kumaşları ise Trabzon ve Rize’de. Ankara’da çok özenli şekilde padişah ve hanedan için beyaz ve çeşitli renklerde şal ve sof imal edilirdi.

                                Fâtih’ten önceki (1451’den önce) padişahlar yalnız kavuk değil, börk de giyerlerdi. Bir çeşit basık ve tüylü kürk kalpaktır. İslâm’dan önce Türk millî başlığıdır. Sarık ve kavuk, İslâm dönemimizde, İranlılardan ve Araplardan alındı. Fâtih’in babası İkinci Murâd’ın (1421-51) börk giydiğini, huzuruna çıkan Burgondiya (Fransa) elçisi Bertrandon de la BrocquiÈre (Brokier), Fransızca sefâret-nâmesinde yazıyor.

                                İkinci Mahmûd’un (1808-39) fes inkılâbından önce padişahın başlığı kavuk idi. Ortasından tepeye doğru taşan balıkçıl tüyünden sorguç, küçük bir devletin hazinesine eş değerde mücevherlerle bezenirdi. Topkapı Sarayı’nda örnekleri var. Tanzimat döneminde padişah, fesinin üzerine de böyle sorguç taktı.
                                1826 radikal inkılâbından (açılımından) sonra padişah, mülkiye memurlarımız gibi giyindi ve 1924’e kadar böyle devam etti: Pantolon, İstanbulin (İstanbul tarzı) denen uzun ceket, fes, çoğunlukla kapalı yaka, içine ipek gömlek (kravat ve papyon hiç yok). Hâkan-Halîfe, istediği zaman askerî üniforma giyebilirdi: Müşîr (mareşal) veya bahriye müşîr (büyükamiral) üniforması. Sürekli askerinin ve donanmasının içinde bulunan Sultân Azîz, sıkça giydi. Sultân Abdülhamîd çok az. Sultan Reşad az fazla.

                                Gündelik kıyafeti ile padişahın, sıradan bir İstanbulludan farkı yoktu. Ancak törenlerde, vezirler, müşirler gibi bütün nişanlarını değil de, yalnız birini, bazen ikisini takar, göğsünü nişanlarla doldurmazdı.
                                Klasik dönemde padişah, ferve-i beyzâ denen kafdan giyerdi. Düğmeleri elmastı. Muharebe meydanında ince çelikten zırh, üzerine kürk giyiyordu. Sefer (savaş), merasim (tören), harem, selâmlık kıyafetleri ayrı idi. Kapaniçe denen kürkü siyah tilki idi. Bu kürkü başkasının giymesi saygısızlıktı. Başta samur (mink, vizon), çeşitli kürkler de giyerdi. Beyaz ziblin ve ermin, tercih edilirdi. Kürk tabiatiyle kış mevsimine mahsustu.

                                Padişah, silâh olarak yalnız hançer ve kılıç taşırdı. Modern dönemde hançer bırakıldı. Her iki silâh da tören ve savaş kıyafetlerine mahsustu. Gündelik çalışmasında kılıç kuşanmaz, kuşağına hançer sokmazdı.

                                Hançer ve kılıçlar, bükülebilir, kırılması çok zor, iyi su verilmiş, belirli ustaların elinden çıkmış (bazıları imzalıdır) çelikten yapılırdı. Üzerine padişahın adı kazılabileceği gibi, âyetlerin işlendiği de çoktur. Bilhassa Topkapı Sarayı’nda, padişahların, çoğunun epey sayıda olmak üzere kılıç ve hançerleri vardır.
                                Hançer ve kılıç kabzası altın üzerine murassâ (mücevher kakılmış) idi. Kınlarında da mücevher görülür: Elmas, zümrüt, yakut, gökyakut, zeberced, sarı yakut, fîrûze kullanılmıştır. Kılıç ve hançer altın ise, sadece törenlerde kullanılacağı anlaşılır. Savaşta daha kesici olan çelik kullanılmıştır. Bizzat savaşan ve ordularına komuta eden son padişah İkinci Mustafa’dır (1695-1703). Sonrakiler kılıç ve hançerlerini, törenlerde haşmet alâmeti olarak taktılar.

                                Bir padişah kapaniçe kürkünde her bir çift çaprazın 230’ar elmas ve her düğmesinin 3 elmas, serâser denen 7 çift ve mücevherlerle bezenmiş atlasla kaplı olduğu görülür. Diğer bir kapaniçe, her çift çaprazı 26’şar elmaslı ve her düğmesi 6’şar elmaslı, serâser kaplaması cenkârî (limon küfü rengi), minekârî 9 çift altın çaprazla kaplanmıştı. Bir diğerinde 36 ve düğmeler 9’ar elmaslı idi. Bir başkası sırma (altın iplik) çaprazlı, her düğmesi müşebbek (kafesli) beyaz mine üzerine 3’er gökyâkutla 1’er elmaslı. Kaplaması sof, 7 çift çaprazlı, her çaprazı elmaslı ve kakum kürklü idi.

                                Bu kıyafetler klasik döneme aittir. Sultan Mahmud’dan itibaren, 2 oğlu ve 4 torunu, memurlarımız ne giyiyorsa aynı kıyafetle yetindiler. Başları açık olmaz, daima fesli idi. Ancak törenlerde, elmaslı zümrütlü sorguç ve nişanlar takmış, kılıç kuşanmışlardır.


                                II. ABDÜLHAMÎD’İN ARABASI YAĞMALANDI

                                Padişahlar, klasik dönemde (Sultan Mahmud öncesi) mücevherlere boğulmuş koşumlu atlara binerlerdi. Birkaç düzine at, rikâb-ı şâhâne’ye mahsustu, başka kimse binemezdi. Tanzimat’ta padişahların at yerine saltanat arabası kullandıkları da olurdu. İkinci Abdülhamîd’in altın levhalarla kaplı saltanat arabasının bu levhaları 1909 Yıldız yağmasında, kapanın elinde kaldı. Sultan Reşad ve Sultan Vahîdeddin, basit arabalara bindiler. Arabalar üstü ve yanları açıktı. Halk padişahı yakından görür ve padişah, halkı elini başına götürerek selâmlardı.
                                Akıl, öfkeyi ve onunla kolayca birleşen bilgisizliği yener. Aklı kullanmak biraz zahmet, çaba gerektirir.

                                Yorum

                                En Aktif Kullanıcılar

                                Daraltma

                                En aktif kullanıcı yok.
                                Yükleniyor...
                                X
                                WhatsApp Resmi İletişim